Necdet Tosun

Necdet Tosun

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Tasavvuf Anabilim Dalı

PROF. DR. NECDET TOSUN
MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ, TASAVVUF ANABİLİM DALI

Şeyh Muhammed Hazin Fersafi Hazretlerinin Tasavvufi Görüşleri

Özet:

Şeyh Muhammed Hazîn Hazretleri (1819-1890) Siirt’in Fersaf köyünde dünyaya gelmiş, Molla Halîl Siirdî gibi zamanın büyük âlimlerinden medrese eğitimi görmüş, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin halifelerinden Osman Sirâceddin Tavîlî’den Nakşbendî yolunda manevî eğitim ve irşad icâzeti almış, hem dinî ilimleri öğretmiş hem de gönüllere maneviyat aşılamış, Nakşbendî-Hâlidîliğin Siirt ve civarında yayılmasına önemli katkıları olmuş bir mutasavvıftır. 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşında halkı cihada teşvik eden Muhammed Hazîn hazretlerinin bazı menkıbeleri günümüze ulaşmıştır. Ayrıca Arapça olarak kaleme aldığı Tecellî kasidesi gibi şiirlerinde tasavvufî görüşleri yoğun olarak bulunmaktadır. Bu tebliğde Şeyh Muhammed Hazîn’in hayatı, tasavvufî eğitim süreci ve özellikle Tecellî kasîdesindeki tasavvufî görüşleri ele alınacaktır.


Muhammed Hazîn hazretleri Tecellî Kasîdesi diye bilinen Arapça bir şiir yazmış, bu eserde tasavvufî birçok konuya temas etmiştir. Bu kasîdenin yazılma sebebini, şeyhin müezzini Molla Hüseyin şöyle anlatmıştır: Şeyh Hazretleriyle birlikte Botan nehri kıyısındaki Çemkürek köyündeydik. Şeyh hazretleri abdest almak için nehrin kıyısına gitti. Bir süre sonra hızlı adımlarla geldiğini gördüm. Bana:

“Molla Hüseyin, bana mürekkep okkası ve kalem getir, kendi hallerimi anlatan bir kasîde yazacağım. Abdest alırken bana Rabbânî bir nidâ geldi ve şöyle dendi: “Ey Şeyh Muhammed Hazîn! Manevî hallerini ve sırlarını anlatan bir kasîde yaz!”

Bu ilhâm ve nidâ üzerine Muhammed Hazîn hazretleri kasideyi kaleme alır. Daha sonra Siirtli merhum Süleyman Yüksek el-Hâlidî bu kasideyi açıklamak için el-Hediyyetü’s-Süleymâniyye Şerhu’l-Kasîdeti’-Tecelliyye isminde bir şerh kaleme almıştır. Arapça olan kasîde şöyle başlar:

Kubbetü cismî bünyân, tecellâ fîhâ’r-Rahmân
Medkûken sâra sa’kân, ke Mûse’bni İmrân”.

Yani:
“Vücudumun kubbesi olan kalbim sağlam. Oraya tecellî etti Rahmân.
Bu tecellî vücudumu parçaladı, İmran oğlu Mûsâ (a.s) gibi (kendinden geçti)”.

Şârih Süleyman Yüksek Efendi’nin açıklamasına göre Muhammed Hazîn hazretlerinin bahsettiği bu tecellî, “zâtî tecellî”dir. Muhammed Hazîn’in şeyhi Osman Sirâceddin Tavîlî bir defasında ona şöyle demiştir: “Şeyhim Mevlânâ Hâlid, zâtî tecellî konusunu müridleri içinde sadece bana öğretti. Ben de sadece sana öğrettim”[1].

Hz. Musa: “Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım” deyince Cenâb-ı Hak: “Sen beni aslâ göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göreceksin”, buyurdu. Rabbi o dağa tecellî edince dağı paramparça etti, Musa da baygın düştü… (A’râf, 7/143). Bu âyette Allah’ın zâtî tecellîsine dağın dayanamadığı ifade edilir.

Başka bir ayette ise, Hz. Musa bir gece vakti Tuvâ vâdisinde yürürken uzaktan bir ateş görüp yanına yaklaştığında bir ağaçtan ışıklar/ateşler çıktığını görür ve o ağaç tarafından Hz. Musa’ya: “Ben senin Rabbinim, ayakkabılarını çıkar” (Tâhâ, 20/12) diye ses gelir. Burada ağaca Allah’ın sesi tecellî etmiş, ancak ağaç dağ gibi parçalanmamıştır. Dağın parçalanması, gelen tecellînin zâtî tecellî olması sebebiyledir. Ağacın parçalanmaması ise, ona gelen tecellînin zât değil, kelâm (konuşma) sıfatı tecellîsi olmasıdır. Ya da ağaçtaki tecellî örtülü (mestûr), dağdaki tecellînin ise açık (gayr-i mestûr) olmasıdır.

Ağaçtan ses gelmesi, “tecellî-yi sûrî” olarak da adlandırılır. Tecellî-yi sûrîde Hak Teâlâ sâlikin gözüne âlemdeki maddî şeyler gibi görünür, eşyâda tecellî eder. Bu tecellînin mekânı insan, hayvan, mâden v.s olabilir. Allah Teâlâ’nın bir ateşe veya ağaca tecellî edip oradan Hz. Mûsâ’ya hitap etmesi gibi[2].

Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının tecellîsini (dünyadaki yansımalarını) hissedebilmek, tasavvuf yolundaki sâlikler için önemli bir aşamadır. Çiçeğe bakan bir kişi çiçeğin güzelliğini görünce: “Allah güzeldir, güzelliği sever” hadisini düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın “Cemâl” (güzellik) sıfatını hatırlıyorsa; yuvasında yavrularını besleyen, onlara rızık veren anne kuşu gördüğünde Cenâb-ı Hakk’ın Rezzâk (rızık veren) ismini hatırlıyorsa; suya baktığında bitkiler, hayvanlar, insanlar suya muhtaç, oysa su onlara muhtaç değil, her şey Allah’a muhtaç, Allah ise başkalarına muhtaç değil anlamındaki “Samed” sıfatını hatırlıyorsa, avını öldürüp yiyen bir arslanı görünce “Mümît” (öldüren) sıfatını hatırlıyorsa, ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerini hissetme mertebesine ulaşmış demektir. Bu mertebedeki kişi, sürekli Allah ile beraber olduğu şuuruna erişir. “Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) ayetini derinden hisseder.

Ayrıca kalbinde Rahmân (merhamet eden) ve Settâr (kusurları örten) gibi isimler tecellî eden kişi, insanlara, hayvanlara ve bütün mahlûkâta karşı merhametli olur, kusurlarını örtmeye çalışır. Çünkü artık bu ilâhî sıfatlarla sıfatlanmaya başlar. Nitekim hadis olarak zikredilen bir rivâyette: “Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanın”[3] buyrulmaktadır.

İmam-ı Rabbânî hazretleri de Mektûbât isimli eserinde şöyle der:

“Sevgili bir kul olmak için Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlaklanmak gerekir. “Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlaklanın” hadis-i şerifini açıklarken Hâce Muhammed Pârsâ hazretleri, Tahkîkât isimli kitabında şöyle buyurur: Allah Teâlâ’nın bir sıfatı Basîr’dir. Yani Allah Teâlâ her şeyi görür. Bir kimsenin kalb gözü açılır, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, yani başkalarını kendinden üstün görürse ve Allah Teâlâ’nın her an gördüğünü göz önünde bulundurarak hep Onun beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Allah Teâlâ’nın bir sıfatı da Mümit’tir. Yani öldürücü demektir. Bir kimse, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan bid’atleri yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir”[4].

Elbette Allah’ın bu isim ve sıfatları O’nun kendi zatına mahsus olup özeldirler. Bu isim ve sıfatlarda hiç kimse Yüce Allah’a ortak olamaz ve bu konuda O’nunla boy ölçüşemez. Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarından kulların payına düşen miktar bir hadiste şöyle açıklanmıştır: “Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın yüz rahmeti vardır. Onlardan bir tanesi sayesinde varlıklar birbirlerine merhamet eder, vahşi hayvanlar yavrularına şefkat ederler. Geriye kalan doksan dokuz rahmet ise, kıyamet günü tecelli edecektir.[5] İşte Hâlik-mahluk farkını göz önünde tutmak kaydıyla Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarından çoğu, kullar için de söz konusudur. Ama rahmetin yüzde bir oranında kullara paylaştırıldığı gibi, diğer ilahî güzellikler de, yüzde bir, hatta binde bir oranında ve kulların kapasiteleri nisbetinde kullara verilmiştir[6].

Şeyh Muhammed Hazîn kalbine tecellî olduğunu ifade etmiş, şârih de bunun zât tecellisi olduğunu söylemiştir. İmâm-ı Rabbânî zât tecellîsi hakkında şu bilgileri verir:

“İçinde müsbet veya menfî yönden ilâhî isim, sıfat, şuûn ve îtibarların eseri olmayan “tecellî-yi zâtî” (zât tecellîsi) Peygamberimizin (a.s) velîlik mertebesine mahsustur. Var olan ve var sayılan bütün perdelerin sâlikin bilgisinde ve hakîkatte yırtılıp aşılması ancak bu makâmda gerçekleşir. Böylece o esnâda vasl-ı uryân (saf buluşma, katıksız vuslat) meydana gelir. Vecd hâli zannî olarak değil hakîkî olarak gerçekleşir. Hz. Peygamber’in (a.s) tâbilerinden kâmil zâtların, nâdir bulunan bu makâmdan büyük bir nasipleri vardır. Bu büyük nimete ulaşmak ve yüksek dereceyi tamamlamak istiyorsanız Onun (a.s) yoluna uyunuz. Bu tecellî-yi zâtî şeyhlerin çoğuna göre berkîdir (şimşek gibi âniden gelip geçer). Zât makâmından bütün perdelerin yırtılıp açılması şimşek gibi kısa bir zaman içinde olur. Sonra isim ve sıfat perdeleri tekrar iner ve zât nurlarının parıltısı örtülür”[7].

Şeyh Muhammed Hazîn’in kasîdesini açıklayan şârih Süleyman Yüksek Efendi şöyle der: “Dağ, Allah’ın tecellîsine dayanamadı. O tecellî ki Allah o dağa 70.000 perde uzaktan göründü. Denilir ki, Allah’ın veya Arş’ın nurundan iğne deliği kadar bir parça görünmüş, dağ parçalanmıştır. Ancak insan kalbi bu tecellîye dayanabilir. Çünkü hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: “Allah, sizin kalplerinize bakar”[8]. Buradaki hikmet şudur: Allah Teâlâ dağa, azamet ve heybetiyle tecellî edip görünmüştür. Kalplere ise rahmeti ile tecellî eder. Azametle bakış dağı yıkar, merhametle bakış ise kalbi murâdına eriştirir… Kalbine zâtî tecellî ulaşan kişi, Kur’ân’ın bâtınî sırlarını, ince mânâlarını anlamaya başlar”[9].

Kasîdenin devâmında Şeyh Muhammed Hazîn şöyle der:
Cenbe yemînî aynâni, bi’l-vasfi naddâhatâni,

Yani:
“Sağ tarafımda iki çeşme var, bunlar tecellî nurlarıyla coşup taşar”.

Şârihe göre sağ taraftaki iki çeşmeden maksad, Ruh ve Hafî latîfeleridir. Nitekim insan göğsünün sağ tarafında bu iki latîfe yer alır. Ruh, ilâhî feyzi Hz. İbrahim ve Nuh peygamberler vasıtasıyla alır. Hafî de ilâhî feyzi Hz. İsa vasıtasıyla alır. Velâyet mertebesine ruh yoluyla ulaşanlara İbrâhimî meşreb, hafî yoluyla ulaşanlara da Îsevî meşreb denir. Ruha sübûtî sıfatlar tecellî eder, hafîye selbî sıfatlar tecellî eder. Kasîde şöyle devam eder:

Cenbe yesârî bahrâni, beynehümâ berzehun lâ yebgıyâni.

Yani:
“Sol tarafımda iki deniz vardır, aralarında aşılmaz bir duvar vardır”.

Şârihe göre, sol taraftaki iki denizden maksad, insan göğsünün sol tarafında olduğu kabul edilen “Kalp” ve “Sır” latîfeleridir. Sûfîlere göre kalp sol memenin altında, sır ise sol memenin üstündedir. Kalbe ilâhî feyz Hz. Âdem yoluyla gelir, kalpte fiilî sıfatlar tecellî eder. Bu mertebede sâlik hiçbir fiili kendine nisbet etmez, bütün fiilleri Allah’a ait olarak görür. Sır latîfesine ilâhî feyz Hz. Musa yoluyla gelir. Burada zâtî irâde tecellî eder. Kasîde şöyle devam eder:

Meydânu sadrî bustân, a’lâ min cenneti Adnân.

Yani:
“Göğsümün meydanı bir bahçedir, Adn cennetinden daha yüksektir”.

Göğüsteki meydandan maksat, göğsün ortasında olduğu kabul edilen Ahfâ latîfesidir. Ahfâ latîfesine feyz, Hz. Muhammed (a.s) yoluyla gelir, bu sebeple ahfâ ile velîlik mertebesine çıkanlara Muhammedî meşreb denir. Kasîdenin devamında Şeyh Muhammed Hazîn latîfelerini (ruhunun boyutlarını) kuşlara benzeterek şöyle der:

Tuyûrî lehüm cenâhân, min nûri sırri’l-Kur’ân,
Sırran lehüm tayarân, ilâ likâi’d-deyyân.

Yani:
“Kuşlarımın iki kanadı var, Kur’an sırrının nurundan,
Onlar gizlice uçar, Deyyân olan Allah’a ulaşma arzusuyla”.

Latîfelerin Kur’ân sırrından oluşan iki kanadı vardır. Bu mertebedeki sâlike Kur’an’ın sırlı mânâları açılır. Rivayete göre Şeyh Muhammed Hazîn vaaz kürsüsünde bir âyeti okur, sonra bu ayeti hiç duyulmamış ince manalarla tefsir eder, ardından: “Usanmayacağınızı ve dayanabileceğinizi bilsem, üç gün boyunca size bu âyeti tefsir ederdim” dermiş. Kasîdenin devamında kuşlara benzetilen letâifin Allah ile buluşmak için uçmaları şöyle anlatılır:

Tenfüzü min kutri’l-imkân, tecûlü fî lâ mekân,
Bi huccetin ve sultân, bi menni fazli’l-Mennân.

Yani:
“Benim kuşlarım Allah’ın lütfu ile imkân dâiresinden (kâinâttan) çıkıp Lâ mekân (Allah’ın isim ve sıfatları) âleminde dolaşırlar”.

Tasavvuf ehline göre sûfîler ruhu ile mirac eder. Ruhun beş boyutu olan bu beş letâiften biri bu miracı yapabileceği gibi, hepsi birleşerek de yapabilir. Allah’ın isim ve sıfatları âlemindeki bu yolculuk (mirac) sayesinde sâlikin imanı kuvvetlenir, irfanı, idrâki ve ahlâkı yükselir.

Netice olarak Şeyh Muhammed Hazîn Tecellî Kasîdesi olarak bilinen şiirinde tasavvufun iki önemli konusu olan “Tecellî” ve “Letâif” konularından bahsetmekte, önemli bilgiler vermektedir. Letâifin kuşlara benzetilmesi orijinal bir benzetmedir. Bu kasîdede Şeyh Muhammed Hazîn’in tasavvuf yolunda yüksek manevî mertebelere ve bilgilere ulaştığı anlaşılmaktadır.

[1]       Muğîsiddin Aydın- Ali Bulut, Şeyh Muhammed el-Hazîn ve Dîvânı, İstanbul 2016, s. 175-176.
[2]       Bu konuda bk. Muhammed Pârsâ, Şerh-i Fusûsu’l-hikem (nşr. Celîl Misgernijâd), Tahran 1366 hş./1987, s. 533; Tâceddîn Hüseyin Hârizmî, Şerh-i Fusûsu’l-hikem (nşr. Necîb Mâyil Herevî), Tahran 1368 hş./1989, s. 811; Abdurrahmân Câmî, Şerhu’l-Câmî alâ Fusûsi’l-hikem (nşr. Âsım İbrâhîm el-Keyyâlî), Beyrut 2004, s. 516; Ali b. Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-hayât (nşr. A.A.Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, I, 297-299; Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-merfû‘a, Beyrut 1986, s. 209-210; İsmâîl Aclûnî, Keşfü’l-hafâ (nşr. Ahmed el-Kalâş), Kâhire ts., s. 526-527.
[3]       İmâm Muhammed Gazâlî, el-Maksadü’I-esnâ fî şerhi meânî esmâillâhi’l-hüsnâ (nşr. Bessâm Abdülvehhâb el-Câbî), Limassol/Cyprus, 1989, s. 150.
[4]       İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, c. 1, no. 107.
[5]       Buhârî, Edeb, 19.
[6]       Ali Akpınar, “Allah’ın Ahlâkı İle Ahlaklanmak”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, sayı: 6 (2001), s. 67-68.
[7]       İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, c. 1, no. 21.
[8]     Müslim, Sahîh, hadis no. 2564.
[9]       Muğîsiddin Aydın- Ali Bulut, age, s. 181-182.