KASİDELERİ
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin dokuz şiiri vardır. Bunlardan beşi Arapça, dördü Kürtçe yazılmıştır. Bun lardan Gâyatu’l-Hayrât isimli 13 kıt’adan oluşan salâvât-ı şerîfesinin müstakil bir eser olarak baskısı yapılmıştır.
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin dokuz şiiri vardır. Bunlardan beşi Arapça, dördü Kürtçe yazılmıştır. Bunlardan Gâyatu’l-Hayrât isimli 13 kıt’adan oluşan salâvât-ı şerîfesinin müstakil bir eser olarak baskısı yapılmıştır. Yine Hz. Peygamberi medh ve senâ için kaleme aldığı, ilk kelimeleri Arapça harflerin sırasına göre başlayan ve 29 beyitten oluşan bir kasîdesi daha vardır. Bunun haricinde inanç esaslarını konu edinen Akîdetü’l- Îmân 34 beyitten oluşmaktadır. Allah’ın sıfatlarını dile getiren Eyâ Rabbî başlıklı 16 beyitten oluşan bir şiiri daha vardır. Bunların haricindeki beş şiiri tasavvufî konuları içermektedir. Tasavvufî içerikli Münâcaat 73 beyit ve bir kıt’adan, Tu Kalbî şeklinde başlayan şiir 26 beyitten, Eyâ İnsan başlıklı şiir 44 beyitten, Kubbetü Cismî başlıklı şiir 8 beyitten ve kendisine bahşedilen ilâhî lütufları dile getirdiği İhbar Di- kim başlıklı şiir 40 beyitten oluşmaktadır. Şiirlerin toplamı 270 beyit ve 14 kıt’adır. Şiirlerin tanıtımı için ilk kelimelerini kısaltarak parantez içerisinde kullanmayı tercih ettik.
Onun tasavvufî görüşlerini bu şiirler çerçevesinde ortaya koymaya çalışacağız. Ancak öncelikle ona ait dokuz şiiri kısaca tanıtmak istiyoruz.
Gâyâtu’l-Hayrât (GH)
Şeyh Muhammed Hazîn Hz. Peygamber’i medh ve senâ için on üç kıt’adan oluşan bir salavât-ı şerîfe yazmıştır. Şiirin dili Arapça’dır. Bu salâvâtı-ı şerîfe Gâyâtu’l-Hayrât ismiyle basılmıştı. Eser torunlarından Şeyh Takiyuddîn (1926- 2006) tarafından tercüme edilmiş ve yine torunlarından Şeyh Safiyyuddîn tara- fından eserin sonuna kısa hal tercümesi yazılmıştır.
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, salavât-ı şerîfeyi yazdıktan sonra uykusunda, daha sonra yakaza halinde Hz. Peygamber (sav)’i görür ve kendisine şöyle hi tap edilir: “Kim ki muhabbet ve şevk ile bu salavât-ı şerîfeyi bana okursa içindeki sayılar kadar ona hasenât yazılır ve Arasat gününde ben ona şefaatçi olurum.” Bu salavât-ı şerîfe, başta Siirt olmak üzere çevre illerdeki birçok camide namazların sonunda yapılan tesbihâtı müteakiben okunmaktadır.
Salavât-ı Şerîfe’nin ilk ve son iki kıt’alarının tercümesi şu şekildedir:
1. Beyit
Yâ Rabbî! Mevcud zerrelerin ağırlığı ve devamınca
Ey Allâm! İlminin kuşattığınca
Ebediyyete kadar olmuş ve olacakların sayısınca
Hz. Muhammed (sav)’e onun âline ve ashâbına ve nebilerin cümlesine salât eyle (GH-1)
12. Beyit
Yâ Râbbî! Bu âlemde ve Bekâ âleminde yaratıkların adedince
Hidâyet nuru ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Hâtemü’l-Enbiyâ Hz. Muhammed’e
O’nu Hazîn ismiyle müsemmâ bu hakir ve fakire şefaatçi kıl
Bize ve bütün günahkârlara ehl-i abâya şefaatçi kıldığın gibi şefaatçi eyle (GH-12)
13. Beyit
Allah’ın ve mahlûkatın devamlı olarak salavâtı
İlminin kuşattığı şeyler adedince ey Allâm!
Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’e
Âline, ashabına ve tüm peygamberlere salât ve selâm olsun (GH-13)
Kasîde (KS)
Hz. Peygamber’i medh ve senâ için kaleme alınmıştır. 29 beyitten oluşmaktadır. Her beytin ilk kelimesi, sırasıyla Arapça harflerle başlamaktadır. Şiirin beyitleri “Muhammed salla’lâhu aleyhi ve sellem” kafiyesiyle bitmektedir.70Şiirde, Allah’ın âlemleri onunla nurlandırdığını, onun enbiyânın süsü ve hâtemi olduğunu ve onu sevmenin zarurî olduğunu dile getirdikten sonra kendi sevgisini de şu şekilde ifade eder: “Hakk’a yemin olsun ki muhakkak ben, Mustafa ve Allah’ın nûru Muhammed (sav)’e âşığım”
وحق الل إني عاشق للمصطفي نور الل محمدا صلي الل عليه وسلم
Akîdetü’l-îmân (Aİ)
Manzum olarak İslam akaidini ele alan eser 34 beyitten oluşmaktadır. Eser yazma halindedir ve Arapça’dır.71 Eserin bazı beyitler şu şekildedir:
Ey mahlûkât! Bilin Rabbu’l-âlemini
Her şeyin Hâliki hâkimlerin Hâkimini (Aİ-1)
Muhlûkâtın Hâliki, zâhir değil ondan ay ve gündüzler
Lâkin zuhuruyla gâibdir, göremez onu gözler (Aİ-8)
O Rabbu’l-âlemîn ki Zâhirdir ve idrâkindedir gözler
Onu nasıl görsünler, ancak gündüz vakti gören gözler (Aİ-9)
Nesh oldu hükmü kitapların yalnız Kur’an
Değişmez ve bâkîdir okur onu ehl-i cinân (Aİ-16)
Muhammed Arab idi, hem Hâşimî hem Hâtemü’n-Nebiyyîn
Kureyşî, Mekkî ve Medenî’dir hem şefîu’l-müznibîn (Aİ-20)
Kıyâmet günü haktır, o gün üflenecek sûr
Mahlûklar fenâ bulur bâkî kalır Aziz u Ğafûr (Aİ-22)
İşte o gün tecelli eder Rab, heybet ve Celâl ile
Hesaba çekilir herkes adâlet ve kemâl ile (Aİ-24)
Münâcaat (M)
71 beyitten oluşmaktadır ve Arapça’dır. Edebiyat türlerinden biri olan Münacaat formunda yazılmıştır. Münâcâtın sonunda Allah’tan Cemâl’inin önündeki perdeleri kaldırmasını isteyen bir talep vardır. Şiirin sonu naz makamında yazılmış ve “Ve bana Hz. Mûsâ gibi ‘Beni göremezsin’ deme” ifadesiyle bitmektedir. Ardından kendisine ilham olan iki beyit ve bir kıt’a da bu münâcâtın cevabı yer alır. Böylece eser 73 beyit ve bir kıt’adan oluşmaktadır.
Yâ İlâhî! En iyi Sensin bilen (nedir) sevinçler
Gizli kalmaz Senden sadırda duran kalpler (M-1)
Kalbine bu fakîr ve Hazîn’in
Bir katre damlat nurundan bahrinin (M-2)
Yâ İlâhî! Beni yakın kıl huzurunda
Çünkü sarhoşum ben senin arzunda (M-3)
İstemedim ben senden cennetleri
“Beni göremezsin!” deme bana, Musâ’ya dediğin gibi (M-71)
Ey Hazîn! Visalimle seni kendime yakın kıldım
Ve sana Cemâl’imden perdeleri kaldırdım. (M-72)
Eyâ Rabbî (ER)
Şiir’in dili Kürtçedir. On altı beyitten oluşmaktadır. Allah’ın isimleri, sıfatları ve yüceliği anlatılmaktadır. Tevhid türünde bir eserdir. İlk beyit “Ey Rabbim! Manaları kuşatansın, Senin nurun mekâna yayılmıştır” şeklindedir.
Ey Rabbim! Sen muhîtsin manaları
Nurun kaplamıştır sınırsız mekânları (ER-1)
Daha zâhirsin aydan ve güneşten, gizlisin gözünden âvâmın
Sen Şehîdsin, Sen Rakîbsin, hem Sensin nuru kalb-i ârifânın (ER-16)
Tu Kalbî (K)
Kürtçe kaleme alınan şiir, yirmi altı beyitten oluşmaktadır. Didaktik bir şiirdir. Kur’an’da âhiret hayatından bahsedilirken fayda verecek olan tek şeyin ancak “kalb-i selîm” olduğunun beyan edilmesi tasavvufî hayatta kalbin hayatın merkezine alınmasına neden olmuş ve Nakşbendilikte “vukûf-i kalbî” şeklinde kavramlaşmıştır. Şeyh Muhammed Hazîn de bu şiirde kalbin önemine dikkat çekerek, kalbin şeytanın havâtırından kurtarılarak Rahman’ın nuru ile pak edilmesini anlatır.
Kalbini bil ve tevbe eyle
Şeytanın havâtırından onu temiz eyle (K-1)
İsm-i Celâli ona nakş eyle
Beş letâifi kendine yol eyle (K-2)
Bedenin pâdişâhı kalptir
Azaba muhatap olan da başkası değil kalptir (K-19)
Eğer sorarsan nedir kalbin hakikati
Çam kozalağı gibidir onun şekli (K-22)
Onun hakîkati zât-ı insandır
Latîf bir ruh, Rabbânî bir nurdur (K-23)
Eyâ İnsân tu câhilî (Eİ)
Kürtçe kaleme alınan şiir kırk dört beyitten oluşmaktadır. Şiir ilk beyitten son beyite kadar tasavvufî konuları ele almaktadır. İnsanoğlunun câhil ve gafil, dünyanın lezzetleriyle sarhoş, şeytanın ayartmasıyla mağrur bir halde olduğunu ve bunlardan tevbe ederek Rahman olan Allah’ı zikr etmesi gerektiğini anlatır. Allah’ın zikri ile kalbin temizlenmemesi durumunda kalbin nasırlaşacağını ve insanın gaf- let ile hayvandan farkının kalmayacağını ifade eder. Şiirin ilerleyen beyitlerinde kalbin Allah’ın tecelli yeri olduğu ve insanın bunun için zikir, tefekkür ile kemâl yolunu seçmesi tavsiye edilir. Bir önceki şiir olan “Tu Kalbî” şiiri ile muhteva olarak benzemektedir.
Ey insan sen câhilsin
Hem Rabbinden de gâfilsin (Eİ-1) Rabbü’l-âlemin eylemektedir zuhûr
Hem aydan ve hem güneşten pür nûr (Eİ-43)
Cümle varlıklar ona deliller
Sanki onlar çıra ve kandiller (Eİ-44)
Kubbetü Cismî (KC)
Şiir sekiz beyitten oluşmaktadır ve Arapçadır. İlk beyit Kubbetü Cismî şeklinde başladığı için bu isimle anılmıştır. Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin istiğrâk halini ortaya koymaktadır. Tercümesi şu şekildedir:
Beden binâmın kubbesinden tecelli etti Rahmân
İmran oğlu Musâ gibi geçti kendinden hemân (KC-1)
Ey ziyaret eden kardeşlerim! Size müjdeler olsun cennet-i Reyhân
Ve ey zamanın münkirleri! Sizlere de olsun Hüsrân. (KC-8)
İhbar Dikim (İD)
Şiir Kürtçe olup kırk beyitten oluşmaktadır. Şiir Allah’ın kendisine bahşettiği lütufları, makamları ve dereceleri anlatmaktadır. Bu şiir, “Kebbetü Cismî” şeklinde başlayan şiir ile muhteva olarak birbirine yakındır.
Haber vereyim lütf ve ihsânından
Mennân ve Vahid olanın ikrâmından (İD-1)
Şeyh-i Hazîn’e yapılan bu ikram (nedir)
Âkilânın aklının ötesindedir (İD-2)
Cümle aşkı âşıkların
Cami ve Şeyh-i Tayrân’ın (İD-39)
Ancak bir damladır aşkından Hazîn’in
Yemin olsun üzerine Sırr-ı Kur’an-ı Hakîmin (İD-40)
TASAVVUFÎ ŞAHSİYETİ
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki yaygın medrese geleneği, genellikle dergâh hizmetleriyle birlikte yürütülmüştür. Bu birlikteliğin özellikle Seyyid nesep ailelerde daha yaygın olduğu söylenebilir. Abdulkâdir-i Geylânî neslinden gelen Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî de medrese tedrisatının yapıldığı ve tasavvufî hayatın yaşandığı böyle bir aile ortamında dünyaya gelmiş ve yetişmiştir. Yaşadığı dönemde yalnız Siirt’te değil bölgenin en önemli âlimlerinden biri kabul edilen Molla Halil-i Siirdî’nin yanında on dört yıl ders okuması ve onun yakın ilgisine mazhar olması, Firsâfî’nin düşünce dünyası üzerinde büyük tesir bırakmıştır. Bu nedenle medrese ve dergâh hizmetlerini birbirinden ayırmadan hayatının sonuna kadar sürdürmüştür.
Onun fıtratında zâhirî ilimlerin ötesinde tasavvufî hayatın özünü teşkil eden ilâhî aşkın baskın olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bu aşk ve muhabbet, çoğunlukla cezbe ve istiğrak hâline dönüşmüştür. Nakşbendî-Hâlidî geleneğinde fazla görülmeyecek şekilde, yazdığı şiirlerde yaşadığı halleri çok açık ifadelerle dile getirmekten de çekinmemiştir. Yaşadığı çevrede medrese geleneğinin güçlü olması ve bunun bir neticesi olarak itikâdî ve amelî noktada özellikle ilim ehli arasında yanlış anlaşılmaya yol açabilecek söz ve uygulamaların çok sert bir şekilde eleştirilmesine rağmen, Firsâfî naz makamında ve istiğrak halindeki duygu ve düşüncelerini dile getirmekten uzak durmamıştır.
Örneğin Münâcaat diye isimlendirdiğimiz şiirinde; “İstemedim ben senden cennetleri / “Beni göremezsin!” deme bana, Musâ’ya dediğin gibi (M-71)” şeklinde bir hitapta bulunmuştur. Buna karşılık, ilâhî bir lütuf olarak kendisine “Ey Hazîn” şeklinde bir hitâbın geldiğini ifade eder:
Ey Hazîn! Visalimle seni kendime yakın kıldım
Ve sana Cemâl’imden perdeleri kaldırdım (M-72)
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, hem zâhirî ilimlerde hem de tasavvufî hayatta, kendisini kalben tatmin edecek bir arayışın içinde olmuştur. Büyük bir âlim olan hocası Molla Halil-i Siirdî’den sonra Mardin’de Kâsimiye Medresesi’ne gitmesinin nedenlerinden biri de budur. Ayrıca tahsilini tamamladıktan sonra Irak bölgesinde kendisine bir mürşid araması ve orada mutmain olacağı bir kişi bulamaması nedeniyle geri dönmesi de bu nedendendir. Tahsil sonrası yaygın olduğu üzere müderrislik yapmak yerine öncelikle mürşid arayışına girmesi bize onun fıtratının tasavvufî hayata daha yatkın ve bu durumun farkında olduğunu göstermektedir. Şiirlerinde daha ziyade ilâhi aşkı ve peygamber sevgisini dillendirmiş, bunun dışında didaktik türde yazdığı şiirlerde kendisini ve etrafında bulunan insanları ilâhi aşka, peygamber sevgisine davet etmiş ve öğütler vermiştir. Şeyh Muhammed Hazîn, hayatı boyunca kendisini ilme ve ibadete vermiş ve çok mütevazı bir hayat sürmüştür.
Hazîn ismi, onun şiirlerinde kullandığı bir mahlas olmanın ötesinde, onun genel hâlini ifade eden ve bütün hayatını özetleyen bir kelimedir. O, hüznü ve fakrı hayat biçimi haline getirmiştir. Bu halini bir beyitte şu şekilde ifade eder:
Görmedim kendimden daha hakir muhakkak
(İlahi) hüznüme ve muhtaçlığıma bir bak (M-33)
Özetle Şeyh Muhammed Hazîn, âlim ve ârif bir şâirdir. Ancak onun öne çıkan yönü aşktır.
Onun şahsiyetini bu şekilde özetledikten sonra tasavvufî görüşlerini aşk, peygamber sevgisi, insan, kalp, dünya ve tevbe kavramları çerçevesinde ortaya koymaya çalışalım.
Aşk ve Cezbe
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin şiirlerinde en çok dile getirdiği husus Allah’tan ayrı olmanın acısı ve hüznüdür. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin ilk on sekiz beytinde de dile getirdiği bu husus, tasavvufî düşüncesinin merkezinde yer almaktadır. Dünyanın geçici ve âhiretin vatan-i aslî olarak bilinmesi ve bu bilginin bir farkındalık hâline dönüşmesi, sûfilere hayatın her anında ve alanında bu dönüşe hazırlıklı olmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Birçok sûfî, geri dönüşte mekân olarak cennetin ötesinde Cemâl’i arzulamış ve yalnız Hakk’ın rızâsına vasıl olmayı dilemiştir. Kısaca aşk kavramı çerçevesinde ele alınan bu ayrılık acısı ve vuslat arzusu, bazı sûfîlerde kimi zaman insan zihnini ve duyularını bütünüyle kuşatarak istiğrak hâline dönüşmüştür.
Firsâfî de ilâhî aşkı, ayrılık acısı ve vuslat arzusu ile dile getirir. Hüznün kaynağını ayrılık gördüğü gibi Hakk’tan ayrı kalmasını cehennemde olmakla eş tutar ve bu halden kurtulmak ister. Ona göre vuslat, vatan-i aslîye dönmektir.
Benim cehennemim ancak senden ayrı kalmaktır
Ey Kerîm (Rabbim dileğim) ondan hâlâs olmaktır (M-45)
Döndürdün beni sana müştâk bir garîbe
Döndür beni vatanlardan en şerîfe (M-69)
Firsâfî, vuslat arzusunu dile getirirken vuslatın ne şekilde olabileceğini de açıklar. Maiyyet sırrına ermek istediğini, sırrının nurlanmasını, hakikat denizine dalmayı, dâr-ı sürûra ermeyi vuslatın değişik şekilleri olarak ifade eder:
Maiyyet sırrı ile sırrımı nurlandır
Beni denizlerin denizine daldır (M-4)
Beni kendine bütünüyle yakın eyle
Ey Allah’ım! Benim nurumu tamam eyle (M-11)
Beni bu denî dünyadan kurtar
Beni dâr-ı sürûra erdir (M-9)
Kalbi vuslat arzusuyla yanarken, kendine nasihat eder ve vuslatın yolunun aşktan geçtiğini ifade eder. Aşk ise dünyayı yani masivâyı terki gerektirir. Firsâfî kendisinin aşk ile sarhoş ve ölü gibi olduğunu hatta kalbinin aşkın ateşindeki yanmasıyla çıkan dumanların yedi kat göğü geçtiğini söyler.
Dünyayı ve âhireti unut sen
Onları var edene âşık ol sen (Eİ-26)
Yâ İlâhî! Beni yakın kıl huzurunda
Çünkü sarhoşum ben senin arzunda (M- 3),
Kalbim (öyle bir) kavurucu ateşle yandı
Onun dumanı yedi kat semâya dayandı (M-52)
Bu halleri yaşayan Firsâfî, Münâcaat şiirinin sonlarına doğru hitabını naz makamında sürdürür. Ruhunu kastederek onu mekândan önce yarattığını ve Âdem gibi esmâyı öğrettiğini, sonra dünyaya gönderip kendisine müştâk kıldığını ancak kendi arzusunun geldiği bu dünyada kalmak veya cennete girmek değil iki dünyada da her şeyden fâni olmak ve Hakk ile bâki kalmak olduğunu dile getirir. Sonunda ermek istediği asıl gayenin yalnız Allah’ın rızası ve Cemâl’i olduğunu belirtir. Bu arzusunu dile getirirken, Hz. Musa’ya söylediği gibi kendisine de “Beni göremezsin” dememesini talep eder:
Yâ Rabbî! Beni mekândan önce yarattın
Ve bana kudsî manaları öğrettin (M-68)
Döndürdün beni sana müştâk bir garîbe
Döndür beni vatanlardan en şerîfe (M-69)
Ya İlâhî! Beni iki dünyadan da fâni kıl
Ve mekânsızlıkta vahdet ile bâkî kıl (M-70)
İstemedim ben senden cennetleri
“Beni göremezsin!” deme bana, Musâ’ya dediğin gibi (M-71)
Firsâfî münacatının neticesinde manen bir hitaba muhatap olduğunu ve duasına karşılık olarak Allah’ın manevî olarak kalbine ilhamda bulunduğunu dile getirir. Buna göre Allah onun yakarışını kabul eder ve bizzat “Ey Hazîn” şeklinde hitap ederek aşkının neticesi olarak vuslata erdiğini ve perdelerin kaldırıldığını beyan eder. Münâcaat şiirinin 71 beyitinde kendi yakarışını, 72. ve 73. beyitlerde ise Hakk’ın ilhâmını dile getirir. Ardından gelen tek kıt’a da bu ilhâmın devamı niteliğindedir. Burada da yakarışının kabul edildiği beyan edilir:
Ey Hazîn! Visalimle seni kendime yakın kıldım
Ve sana Cemâl’imden perdeleri kaldırdım
Çünkü Vehhâb’ım! Mucîbim, isteyenleri geri çevirmem ben Bana yönel ve bana sarıl, başka bir şey düşünme sen
Eğer sen sâdık isen, Ben sâdıkların Sâdıkıyım
Eğer sen âşık isen, Ben âşıkların Mahbûbuyum
Eğer sen günahkâr isen, ümit kesme Ey Hazîn!
Çünkü günahkârların inlemesi, daha sevimlidir bana, zoraki tesbih çekenlerden.
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, yukarda dile getirdiği ilâhî aşkın neticesin- de mazhar olduğu halleri ifade etmek için müstakil iki şiir daha yazmıştır. Bunlar- dan ilki, Kubbetu Cismî şeklinde başlayan bir şiirdir. Bu şiirde yaşadığı manevî hal- leri detaylı şekilde dile getirir. Şiir sanki Münâcaat şiirinin devamı niteliğindedir.
Şiirde, kendi bedenini Tur Dağı’na kendisini de Hz. Musa’ya benzetir. Buna göre Tur Dağı’na tecelli eden Allah, onun kalbine de Rahman sıfatıyla tecelli etmiştir. Bu tecelli ve Kur’an’ın sırrı ile akranlarını geçtiğini, sağında kendi kendine kayna- yan iki çeşme, solunda birbiriyle karışmayan iki denizin bulunduğunu, kalbinin bir cennet olduğunu ve bu cennette Deyyân olan Allah’a uçan kuşların bulunduğu- nu söyler. Ona göre ilâhi aşk ve sarhoşlukta, Peygamber (sav)’i tanıma ve sevmede kendine eş kimse yoktur.
Beden binâmın kubbesinden tecelli etti Rahmân
İmran oğlu Musâ gibi geçti kendinden hemân (KC-1)
Kur’an’ın sırrı sayesinde geride kaldı cümle akran
Sağımda iki çeşme, vasıfları kendi kendine kaynayan (KC-2)
Solumda iki deniz, aralarında bir perde var, onlar karışmaz
Kalbimin meydânı bir bostandır(cennet) Adn cenneti ona ulaşmaz… (KC-3)
Bu cennette Kuran’ın sırrının nurundan iki kanatlı kuşlarım vardır
Deyyân (Allah) likâsına uçmak onların sırrıdır (KC-4)
Mekânsızlıkta mümkün olur onlara etmek cevelân
Mennân’ın fazlından bir atadır onu cevelân ettiren hüccet ve sultan (KC-5)
Cinlerden ve insanlardan yoktur âşk ve sarhoşlukta bana eş
Ahir zaman peygamberini tanımakta yoktur bana eş (KC-6)
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, Allah’ın kendisine olan lütuflarını dile ge- tirmek için yazdığı ikinci şiir Kürtçe’dir ve İhbar Dikim şeklinde başlamaktadır. Şiir “Haber vereyim lütf ve ihsanından / Mennân ve Vâhid olanın ikrâmından (İD- 1)” şeklinde başlamaktadır. Ona göre kendisine verilen lütuflar aklın anlamasının ötesindedir. Şiire göre Allah ona varlık denizinden temiz bir şarap vermiştir ve onun lezzeti ile âşık ve sarhoş olmuştur. Bu aşk haliyle yeryüzünü ve gökleri, cenneti ve cehennemi, Arş’ı ve Kürsi’yi keşfetmiştir ve bir fincanda gibi seyretmiştir. Hatta mekânsızlığa (lâ mekân) ulaşmıştır. Kendisine ilm-i bâtın verilmiş ve zâhidlerin bütün hâli onun yanında bir damla gibi kalmıştır. Vahşi hayvanlar, kuşlar, cinler ve insanlar, melekler, huriler ve gılmanlar kendisiyle birlikte Allah’ı zikretmişlerdir. Melekler onun ziyaretine gelmiştir. Kalbinin kanatları arşı geçip lâ-mekâna ulaşmıştır. Allah’ın zât ve sıfat denizinde yüzmektedir. Kalbi nurdan bir denize dönmüştür. Böylece o, şeyhlerin şeyhi ve Lokman gibi hekîm olmuştur. Molla Camî’nin ve Faki-i Teyrân’ın aşkları onun aşkından ancak bir damla kadar- dır. Firsâfî, sonunda bütün bu halleri başkalarının da yaşamış olabileceğine işaret ederek ancak kendisinin anlatabildiğini dile getirir ve bütün bu hallerin her şeye Kâdir olan Allah’ın bir lütfu ve “ol” demesiyle olabilecek kadar kolay olduğunu ifade eder.
Haber vereyim lütf ve ihsânından
Mennân ve Vâhid olanın ikrâmından (İD-1)
Rahmân olan bir şarap verdi temizinden
Denizlerin denizi varlık denizinden (İD-3)
Meczub oldu lezzetinden
Aşkı ve sarhoşluğu ondan (İD-4)
Karaları, denizleri, yerleri ve gökleri
Arş’ı, Kürsi’yi, cenneti ve cehennemleri (İD-5)
Bu Şeyh-i Hazîn (cümlesini) keşfetti
Sanki bir fincandan onları seyretti (İD-6)
Onun kalbi bir denizdir nurdan
Lütfu iledir Vâhid u Mennân (İD-26)
Şeyhi Hazîn şeyh-i şeyhân
Hekîm oldu sanki Lokmân (İD-27)
Kalbinin kanatlarıyla uçtu
Arş’tan lâ-mekâna geçti (İD-30)
O yüzmektedir denizlerde
Zât ve sıfat denizlerinde (İD-31)
Hazîn’den başkası anlatmadılar
Bu olaylardan ve konulardan bahsetmediler (İD-36)
Mahlûkâtın Rabbi Kâdir odur
O “ol” der ve her şey olur (İD-38)
Cümle aşkı âşıkların
Câmi ve Şeyh-i Tayrân’ın (İD-39)
Ancak bir damladır aşkından Hazîn’in
Yemin olsun üzerine Sırr-ı Kur’an-ı Hakîmin (İD-40)
Sonuç olarak, Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, ayrılık acısını ve vuslata arzusunu aşk hâline dönüştürmüş, ayrılığı cehenneme benzetmiştir. Naz makamındaki münacatına bir lütuf olarak cevap aldığını ve bu böylece Molla Camî ve Faki-i Teyrân’ın aşkından daha büyük bir aşk yaşadığını belirtir. Ancak onun aşkının gayesi cennet değil yalnız Allah’ın rızasına ve Cemâl’ine vasıl olmaktır.
İnsan
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî Eyâ İnsan şeklinde başlayan bir şiir yazarak insanı, onun varlık sebebini, nasıl olması gerektiğini, kemâle ermek için neler yap- ması gerektiğini, kemâl yolunda ayağının nerelerde kaydığını hatırlatır.
Ona göre insanın en bariz vasfı câhil ve gâfil olmasıdır. İnsan, Hakk’tan gafil olduğu oranda şeytan ona yakın olmaktadır. Bu gaflet insanın Allah’ın rahmetinden mahrum kalmasına ve ona vasıl olmasına da engeldir. Allah’tan uzak insan, kemâle erememiş insandır.
Ey insan sen câhilsin
Hem Rabbinden de gâfilsin (Eİ-1)
Nasıl ki kendisinden gâfil olur
Şeytan da ona yakın olur (Eİ-13)
Hem uzak eyler seni rahmetinden
Hem Rabbü’l-âleminin visâlinden (Eİ-14)
Ey kemâle ermeyen insan
Sen gâfilsin zü’l-Celâl’dan (Eİ-15)
İnsanı cehâlet ve gaflete düşüren, mâsivânın sembolü olan dünyadır. Ona göre süfliyyat yönüyle dünya, Allah’ın düşmanı ve şeytanın Allah’tan gâfil kalması için insana sunduğu ve sarhoş ettiği içkidir.
Dünya düşmanıdır Rahman’ın
Hem içkisidir şeytânın (Eİ-5)
Sarhoş olmuşsun sen dünya ile
Dalâlet sâhibi iblisin içkisi ile (Eİ-16)
İnsan, İblis’in elinden aldığı bu dünya içkisiyle sarhoş olduğunda aklı başından gider. Bu durumda kendini kaybetmiş şekilde ağzından sözler çıkmaya başlar. Kendini her şeyi yapabilecek güç ve kuvvette görmeye başlar. Kibirlenir ve gururlanır. Bu gurur, şeytandan kaynaklanmaktadır ve İblis’in Hakk’ın huzurunda kendini kaybetmesi ve gururlanması gibidir. Bu sarhoşluk ve gurur kişiyi insan olmaktan uzaklaştırıp haddini ve sorumluluklarını bilmeyen veya unutan bir hale götürür. İnsanlıktan uzaklaşarak hayvanlaşmaya başlar. Sonuçta kendinden uzaklaşan insan gafleti, gururu ve sarhoşluğu sayesinde hakîkatten, ilâhî nurdan ve Allah’tan uzaklaşmış olur.
Dünya ile sarhoşsu
Şeytan ile mağrursun (Eİ-3)
O içki ile olma sekrân
Cahil olursun sanki hayvân (Eİ-6)
Ey Âdemoğlu sen mağrûrsun
Yetmiş bin perde dûrsun (Eİ-17)
Bütün mahlûkâtın Hâlık’ından
Varlık denizinden ve nur denizinden (Eİ-18)
İnsan, kendinden ve Rabbinden ne kadar uzak düşerse düşsün, hatalarının farkına vararak tevbe ettiği takdirde düşmüş olduğu hayvandan daha aşağı seviyeden velâyet makamına ulaşamaya kabiliyeti vardır. Çünkü insanın sahip olduğu kalp, Allah’ın arşı ve nazargâhıdır.
Günahlardan tevbe eyle
Kâbilsin sen velâyete (Eİ-2)
Kalbin Ekber’in arşıdır
Hem Hüdânın nazarıdır (Eİ-11)
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, insanın kemâle ulaşması için neler yapması gerektiğini de dile getirir. Buna göre insanın ilk yapması gereken gafletten kurtulması ve marifet ile kulluğunu ifa etmek için gayret göstermesidir. Ardından kendi fâniliğinin farkına vararak, vahdetteki bâkiliğe yönelmesi gerekir.
Uyan (da bitsin) gafletin
Marifetle olsun gayretin (Eİ-35)
Kendinde fenâya er
Vahdet içinde bekâya gir (Eİ-36)
Ona göre, kemâl yolcusunun en fazla yapması gereken, enfüsî ve âfâkî ayetleri tefekkür etmektir. İnsan, kâinatı arzdan arşa kadar ibretle seyrederek varlığının hakikatine erme imkânına ulaşabilir.
Tefekkür et tâ semâya kadar yerden
Bu güzel nakşı can ve kalpten (Eİ-25)
Çokça meşgul ol zikirle
Hakk’ın sanatını fikirle (Eİ-20)
Firsâfî’ye göre insanın seyrettiği ve tefekkür ettiği bu sonsuz gibi gözüken varlıklar Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecellisidir. Allah bu şekilde apaçık şekilde zuhur etmektedir ve onun zuhuru insanın mukayese yapabileceği aydan ve güneşten daha âşikardır. Bir başka ifade ile bütün varlıklar bir nakış ve sanat eseri olarak nakkaşını ve sanatkârını işaret etmektedir. Gören gözler için bu varlıklar, yanan bir çıra yahut kandil gibi parlayarak yaratanına delâlet etmektedir. Bu varlıkların çokluğu ve çeşitliliğine rağmen Allah’ın varlık hazinesinden ancak bir damla kadardır ve her biri kendi lisanlarınca zikretmektedirler. Bunun bir tek istisnası vardır. O kalbi kararmış insandır.
Rabbü’l-âlemin eylemektedir zuhûr
Hem aydan ve hem güneşten pür nûr (Eİ-43)
Cümle varlıklar O’na deliller
Sanki onlar çıra ve kandiller (Eİ-44)
Yer altından tâ arşa dek
Varlık denizinden damladır yek (Eİ-40)
Cümlesi hep tesbîh ederler
Ancak hariçtir kara kalpliler (Eİ-24)
Firsâfî, tefekkürün sadece zihinsel bir faaliyet olmanın ötesinde, kalbî bir hal olarak gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade eder. Ona göre insan lezzetin ne oldu- ğunu ancak bu hâli yaşayarak anlayabilir. Varlığın hakîkatini hal olarak kavrayan kişi için yaşadığı hal, düşünebileceği en büyük lezzetlerin mekânı olan cennetten daha güzeldir.
Varlık denizinde yüzersen
O zaman lezzeti bulursun sen (Eİ-34)
Yüzsen sen bir saat süreyle
Varlık bahrinde muhabbetle (Eİ-37)
Allah’ın zâtına olsun ki yemin
O cennetten daha güzeldir (ol emin) ( Eİ-38)
Firsâfî’ye göre insan tefekkür ederek varlıkların Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tecellisi olduğunu görüp onun lezzetini hisseder. Ancak aynı zamanda varlıkların fâniliğini, gördüğü kesretin aslının vahdet, vahdetin içinde kesret olduğunu da anlar. Allah’ın yaratması ve yarattıkları sonsuzdur.
Seyreyle (nasıl bak) bu âlem
Varlığı onun, olmak içindir adem (Eİ-21)
Seyreyle sen şu kesreti
Gör ondaki hem vahdeti (Eİ-29)
Seyret sen şu vahdeti
Gör ondaki hem kesreti (Eİ-31)
Varlık denizinde yoktur bidâyet
Ne levn, ne renk ne de nihâyet (Eİ-41)
İnsanın bu tefekkür ile bir sonuca ulaşması gerekir. O da varlıklarda Allah’ın kudretini görerek, varlıkların fâniliğini anlayarak mecâzî olandan hakîkî olana yani varlıklardan var edene ulaşmasıdır. Bu dünya ve ahireti, cehennemi ve cenneti ile bütün yaratılmış olanları unutarak yalnız Allah’a âşık olmak gerekir.
Seyret (onu) muhtelif eşyalarla
Kalbinle ve insaflı olanlarla (Eİ-27)
Bahr-i mecâzîden kurtul
Gir bahr-i hakîkate (ey kul) (Eİ-30)
Dünyayı ve ahireti unut sen
Onları var edene âşık ol sen (Eİ-26)
Kalp ve Seyr u Sülûk
Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin yazdığı şiirlerden birinin ana konusu kalptir. Bu şiirde kalbin ne olduğunu anlattıktan sonra tasavvufî hayatın merkezinde yer alan kalbin tasfiyesi konusunda neler yapılması gerektiğini açıklar. Ona göre kalp, insan bedeninin padişâhıdır. Nasıl ki ahiret hayatında ancak kalb-i selîm fayda verecek ise88 azaba muhatap olacak da yine kalptir. Dünya hayatında kalp vahyin, ilhâmın ve tasavvufî bir bilgi kaynağı olan keşfin mahallidir. Kalp keyfiyeti itibariyle latif rûhun ve ilâhî nûrun da mekânıdır. Kısaca kalp insandır.
Bedenin pâdişâhı kalptir
Azaba muhatap olan da başkası değil kalptir (K-19)
Arş-ı Ekber’in ve cennetin nazargâhı odur
Vahyin, ilhâmın ve keşfin yeri de odur (K-20)
Onun hakîkati zât-ı insandır
Latîf bir ruh, Rabbânî bir nurdur (K-23)
Bu özellikleri ile kalp Allah’ın arşı ve nazargâhıdır. Böyle olduğu için de şeytanın en fazla ifsat etmeye çalıştığı mekândır. Onun şekli fiziki olarak bir çam kozalağını andırsa da, büyüklük veya küçüklüğü izâfidir. Hakikatte kalp, yerlerden ve göklerden daha büyüktür. Ancak bu büyüklüğü Allah’ın Celâl sıfatının tecelli etmesi durumunda değişir ve bir yağmur damlası kadar küçülebilir.
Kalbin Ekber’in arşıdır
Hem Hüdânın nazarıdır (Eİ-11)
Kalbin arşıdır Rahmânın
Verme eline şeytânın (Eİ-9)
Kalp büyüktür yerden ve gökten
Arş, Kürsî, cehennem ve cennetten (İD-33)
Celâl’in nurundan o küçülür
Bir yağmur damlası gibi olur (İD-34)
Bu kadar değişken bir özelliğe sahip olan kalp, insan tarafından iyi tanınmalıdır. Firsâfî, kalbi konu edindiği şiirine, onun tanınmasının gerekliliğini vurgulayarak başlar.
Kalbini bil ve tevbe eyle
Şeytanın havâtırından onu temiz eyle (K-1)
Tanı hakkıyla kalbini
Çıkar dünya zulmetini (Eİ-7)
Firsâfî kalbi, bedenin padişahı olarak tanımladıktan sonra kalp ile bedenin diğer uzuvları arasında irtibat bulunduğuna dikkat çeker. Her bir uzvu kalbin askerleri olarak görür. Bu nedenle kalbin selâmeti için diğer uzuvların da kontrol edilmesi gerektiğine işaret eder. Elin yaptığının, ayağın gittiğinin, gözün baktığının, dilin söylediğinin kalbe etki ettiğini ifade eder. Bunların kontrol altına alınması ve kalbe uymasıyla insanın melekî bir hüviyete kavuşacağını ve insanın sembolü olan kalbin Allah’a itaatkâr hale geleceğini söyler.
Onlar kalbi koruyan askerlerden
Emrine al onları, olursun benzeri meleklerden (K-16)
El, ayak, kulak ve göz(ler)
Ferc ve lisân hayır ve şerri söyler (K-17)
(Böylece) kalp Rabbine olur muti
Cümle beden ona olur tabi (K-18)
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, kalbin tanımını ve insanın uzuvlarıyla olan irtibatını açıkladıktan sonra kalbin hastalıklarını tanımlar. Ona göre kalbin hastalıkları veya zemmedilen sıfatları riyâ, ucub, hased, kibir, hırs, tama‘, sû-i zan, cimrilik, kin ve tûl-i emeldir. Bu sıfatların her biri iblisin insanı sırât-ı mustakîmden çıkarmak ve süflî hayata götürmek için açmış olduğu ayrı bir kapıdır. İnsan, sıfât-ı zemîmeden olan bu kapılardan hangisinden geçse varacağı yer aynıdır ve iblisin isteğine tabi olmaktır.
(Her biri) riyâ, ucub, hased ve kibrin,
Hırs, tama’ sû-i zan, cimrilik ve kinin (K-4)
Kötü sıfatlardır ve (bir de) tûl-i emel
(Hepsi) İblis’in kapılarıdır ey sâhib-i bed amel (K-5)
Sıfât-ı zemîmeden sen (kalbini) pâk eyle
Sıfât-ı hâmideyle onu müzeyyen eyle (K-6)
Kalp, bu kötü sıfatlara sahip olabileceği gibi güzel sıfatlara da sahip olabilir. Ona göre, bütün uzuvların yapıp ettiklerinin tesir merkezi kalptir. İnsan duygu, düşünce ve davranışlarını güzelleştirdikçe kalbinin sıfatları da güzelleşir. İnsanın kibrin ve ucbun yerine tevâzû, riyânın yerine ihlâs, gaflet ve nankörlüğün yerine zikir, kinin yerine muhabbet, cimriliğin yerine cömertlik göstermesi, kanaat ve şükür sahibi olması, iyilik yapana ihsan göstermesi, kötülük yapana dahi affedici olması gerekir.
Tevâzû, ihlâs ve nimetleri zikirle
Yaklaş mü’minlere muhabbet, hayır ve keremle (K-7)
Sen işlerini Hüdâ’ya havâle eyle
Elindekine kanaat getir, şükr eyle (K-8)
Sana iyilikle gelene sen cömertlik eyle
Sana düşmanlık edeni de affeyle (K-9)
Firsâfî, insan olarak tanımladığı kalbin iyi ve kötü sıfatlarını saydıktan ve önemine işaret ettikten sonra kalbi tanıyarak gönül gözünü açmanın, onu tasfiye etmenin, nefsin ve şeytanın havâtırından zulmetinden ve işgalinden kurtarmanın herkes için zaruri olduğunu söyler. Her insanın kalbini cennete çevirmesi gerektiğini dile getirir. Ona göre kalbi tanıma tasavvufî hayata giren bir tâlibin seyr u sülûk olarak bilinen eğitim sürecinin şartlarından biridir. Kalbin tasfiyesi için mensubu olduğu Nakşbendî-Hâlidî yoluna uygun olarak yapılması gerekenleri ise şöyle sıralar:
Öncelikle ölümü tefekkür ile fâniliğinin farkında olarak şeytan ve şeytanın insandaki şubesi olan nefs ile mücadele, ihlas, samimiyet, şevk ve zevk ile zikrullaha devam etmek ve onu tekrar ederek; nefisle ruhun ve iyiliklerle kötülüklerin savaş meydanı olan kalpten hastalıkları silmek için İsm-i Celâl’i ona nakşetmek gerekir. Bunun için göğüste bulunduğu kabul edilen ve letâif olarak bilinen kalp, ruh, sır, hafî ve ahfânın her birinin gereği olan hafî zikre devam edilmelidir.
Herkese lazımdır kalbin işleriyle ilgilenmek
Onu zulmetten temizlemeyi bilmek (K-11)
İhlâs ile lezzet alarak zikreyle
Kalbini hastalıklardan temiz eyle (K-3)
İsm-i Celâli ona nakş eyle
Beş letâifi kendine yol eyle (K-2)
Kalbin hastalıkları olarak kabul ettiği sıfatlardan kurtulmanın yolu ve kalbin dermanı, öncelikle zikr-i Celâl’e devam etmektir. Ancak bu zikir bir ilaç gibidir ve talip olan kişi bu ilacı ne ölçüde alacağını bilemeyeceği için bu işin hekimi olan kemâl sâhibi bir mürşide varması gerekir. İsm-i Celâl zikrine bu şekilde devam edildiğinde kalp kara noktalarından arınmaya, mecâzî istek, arzu ve aşklardan kurtulmaya başlar ve orada Allah’ın sıfatlarının tecellisi görülmeye başlar ve bu sefer Cemâl sıfatının tecellisi ile aşk-ı hâkikî ve nûr-i Hüdâ hâsıl olur.
Kalbin dermânı zikr-i Celâl’dir
Hekîmi mürşid-i sâbib-i kemâldir (K-12)
Hüdânın sıfatlarıyla mücellâ olur
Cemâlin nûru ile âşık olur (K-15)
Çıksa ondan bahr-i mecâzî
Hâsıl olur onda bahr-i hakîkî (K-14)
İnsan bu mücâdele ve mücâhede ile kalbini tasfiye eder. Seyr u sülûkun neticesinde kalpte tecellî eden ilâhî sıfatlar, kalbi mâverâya götüren kanatlardır. Bu kanatlar sayesinde kalp arştan ötelere kadar uçabilir. Artık hakîkat bahrinde yüzmeye başlar ve bu nedenle dünya nimetlerini gözü görmez, cennet nimetlerini unutur. Artık kalp fânilikten bâkiliğe, Celâl’den Cemâl’e geçer ve orada gark olur.
Bunlar kalbi uçuran kanatlardır nurdan
Bir demde uçar öteye geçer arştan (K-24)
Yüzer o bahr-i hakikatte
Unutur ne nimet varsa cennette (K-25)
Celâl ve Cemâl’inde Hüdâ’nın gark olur
Fenâ ve Bekâ onda hâsıl olur (K-26).
Sonuç olarak Firsâfî’ye göre kalp insandır. Bütün uzuvları etkileyen yahut etkisinde kalan, bedenin padişâhıdır. Bu açıdan kalp önemlidir ve onun riya, kibir, ucub gibi kötü sıfatlardan kurtulup tevâzu, ihlas muhabbet gibi sıfatlara bürünmesi gerekir. Bunun yolu ve dermânı zikrullahtır. Ancak kişi bunu nasıl gerçekleştireceğini bilemeyeceğinden kâmil bir mürşidin yanına varmalıdır. Bu şekilde kalpte ilâhî sıfatlar ve nurlar tecelli etmeye başlar ki bu sıfatlar kalbi mâsivâdan mâverâya uçuran kanatlardır. Böyle olan bir kalp, her an Hakk’ın tecellîgâhı olur ve kâmil bir kalp haline gelir.
Her saat Hüdâ tecelligâhı olur
Üç yüz altmış kere mükemmel olur (K-21)
Dünya
Kur’an’da bir oyun ve eğlenceden ibaret olarak tanımlanan dünya hayatı, bir imtihan yeridir. Bu açıdan sûfîler dünyanın hakîkati konusunda insanları uyarıcı birçok tavsiyede bulunmuşlardır. Görünen dünya ve kâinat, hakîkatin zâhiri olarak kabul edildiğinden, varlıkların zâhirindeki sanatı görmek ve oradan hâkikâte ve sanatkâra doğru yol almak için tefekkür etmek ibadet olarak kabul edilmiştir. Bu ibret ve tefekkürle bakılmadığında dünya, insanı gaflete ve dalâlete götürmektedir. Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî, dünyayı fânîliğin sembolü olarak görür ve bahr-i mecâzî ve bahr-i hakîkî kavramlarıyla gelip geçici olanla bâkî olanı sıklıkla mukayese eder ve insana mecâzî olandan kurtulmasını tavsiye eder.
Firsâfî’ye göre dünyanın iki yönü vardır. Birincisi, dünya denî ve süflîdir. Sürûr yurdu olan cennetin aksine gurur yurdudur. Bu yönüyle dünya, gururlanarak haddini aşan şeytanın insanlara sunduğu bir içki ve Rahman’ın düşmanıdır. Bu içkiyi içenler ve dünyaya dalanlar Allah’tan gafil olanlardır.
Dünya düşmanıdır Rahman’ın
Hem içkisidir şeytânın (Eİ-5)
Sarhoş olmuşsun sen dünya ile
Dalâlet sâhibi iblisin içkisi ile (Eİ-16)
Dünyanın ikinci yönü Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği, yaratılmış olan bütün varlıkların Allah’ın kudret ve azametini gösterdiği bir ibret yurdudur. Allah’ın tecellisi, insan için en parlak iki varlık olan ay ve güneşle mukayese edilemeyecek kadar zâhirdir. Ancak kalp gözleri kararmış ve kapanmış olanlar bu zuhûru dahi göremezler. Kâinattaki her varlık, ibret nazarıyla bakanlar için, Allah’ın varlığının ve birliğinin kandil gibi parlayan bir delilidir.
Daha zâhirsin aydan ve güneşten, gizlisin gözünden âvâmın
Sen Şehîdsin, Sen Rakîbsin, hem nûrusun kalb-i ârifânın (ER-16)
Rabbü’l-âlemin eylemektedir zuhûr
Hem aydan ve hem güneşten pür nûr (Eİ-43)
Cümle varlıklar ona deliller
Sanki onlar çıra ve kandiller (Eİ-44)
Yaratılmış olan bu dünyanın varlıkları, ibret nazarıyla bakanlar için Allah’ın varlığının ve birliğinin delili iken, ibret nazarıyla bakmayanlar için insanla Allah arasında bir perde olabilmektedir. Bu durumda insan sanattan sanatkâra varmaz ve onun süflî yönleriyle kendini meşgul ederse, mâsivâ insanı esiri eder.
Eğer meşguliyetin olur ise masiva
Kalbini kendine cennet yapar mâsivâ (Eİ-12
Firsâfî, bütün varlıkların yaratılıştaki mükemmelliğine rağmen onların yok olmaya mahkûm ve mecbur olduklarını söyler. İbret nazarıyla bakıldığında, onlarda kesret içinde vahdet, vahdet içinde kesretin olduğu ve her varlığın kendi lisanınca zikrettiği görülebilir.
Seyreyle (nasıl bak) bu âlem
Varlığı onun, olmak içindir adem (Eİ-21)
Cümlesi hep tesbih ederler
Ancak hariçtir kara kalpliler (Eİ-24)
Firsâfî, insanın ibret nazarıyla baktığında dünyadaki yaratılışın mükemmelliğini hayretle seyredeceğini ve bunun neticesi, onun yaratıcısına hayran ve âşık olacağını ifade eder.
Hayrete düştüm olan işlerde
Hayretim devam etti süren dehirde (M-8)
Dünyayı ve ahireti unut sen
Onları var edene âşık ol sen (Eİ-26)
Tevbe
Kulun hata ve kusurlarının farkına vararak nedâmet duyması, Allah’a yönelmesi ve ondan af ve mağfiret dilemesi anlamına gelen tevbe, tasavvufî hayatın başlangıcından itibaren çok önemlidir. Önceleri hata ve günahlardan tevbe edilirken daha sonra gafletten de tevbe edilir.
Şeyh Muhammed Hazîn-i Firsâfî’nin düşünce dünyasında ve hayatında tevbenin ve tevbe etmeyi gerektiren günahların yeri büyüktür. Zira o Hazîn ismini kullanmasının nedenlerinden biri olarak günahlarının çokluğunu gösterir. Firsâfî, ömrünün hata ve günah ile geçtiğini söyledikten sonra bunları kulluğuna yakıştıramaz ve onların yağmurlardan, bitkilerden, yapraklardan ve ağaçlardan daha çok olduğunu, hatta denizlerin suyunun mürekkep, ağaçların hepsinin kalem ve bütün mahlûkatın da kâtip olması halinde dahi büyük günahlarını yazamayacaklarını dile getirir:
Bütün ömrüm geçti içinde günahların
Bana rahat yok ağırlığından onların (M-12)
Günahlarım daha çok, yağmurlardan
Bitkilerden, ağaçlar ve yapraklardan (M-14)
Mürekkep olsa suyu denizlerin
Kalem olsa ağaçları dünyanın (M-18)
Kâtip olsa mahlûkatın tamamı
Yazamazlar kebâirden hatamı (M-19)
Firsâfî bu şekilde hata ve günahlarını dile getirmesine rağmen, anlattıklarının anlatamadıkları yanında denizde bir zerre kadar, onların hadsiz, hesapsız ve insan aklının alamayacağı kadar büyük olduğunu ancak buna rağmen Allah’ın rahmetinden ve fazlından ümit kesmediğini ifade eder. Çünkü günahlarının hadsiz ve miktarsız hatta efhâra sığmasa da Aziz ve Gaffâr olan Allah’ın rahmet denizinde ancak bir damla su kadar olduğunu söyler. Hataların çokluğu nedeniyle mahcubiyetten eridiğini, ancak Allah’ın Settâr olduğunu dile getirerek ona iltica eder.
Günahlarım hadsiz hesapsızdırlar
Onu akıllar ve fikirler anlayamazlar (M-22)
Fakat sanki bir su damlası cümlesi günahların
Rahmet deryasında Aziz ve Gaffar’ın (M-23)
Ey Kahhâr! Eridim ben utancımdan
Günahlarımın ve hatalarımın çokluğundan (M-24)
Taatim yok benim, sen sar kalbimi Rabbim
Hilmin ile Ey Settâr olan Rabbim (M-25)
Firsâfî, Allah’tan başka gidecek kapısının bulunmadığını, ondan af dilediği ve iradesiyle günah işlerken cenneti istemeye yüzünün olmadığı söyler.
Gidecek yerim de yok başka senden
Ya İlâhî! Özrümü kabul eyle benden (M-13)
Senden nasıl isterim cennetleri
İhtiyarımla işlerken günahları (M-29)
Firsâfi bu şekilde hatalarını sıralar ancak zaten Allah’ın bütün olanları en ince detayına kadar bildiğini, şifâ verecek olanın da yalnız O olduğunu dile getirir. Allah’tan af diler, kendisine tevbe-i nasûh nasip ederek hidâyete erdirmesini ve kendisinden razı olmasını talep eder.
Ey bütün incelikleri bilen benim Matlubum!
Ey bütün işleri evirip çeviren Mahbûbum! (M-38)
Yoktur bana senden gayri rabbim bir Hekîm
Şifâ ver kalp hastalıklarıma benim (M-39)
(Muradım ) tevbe-i nasûha ermektir
Ve hidâyet tarîkine girmektir (M-57)
Ben asla cennet istemiyorum senden
Cehennemde de olsa razı ol benden (M-27)