MEHMET ÇELİK
Tasavvuf Istılahlarının Şeyh Muhammed Kazım’daki Yansımaları
PROF. DR. MEHMET ÇELİK – BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
Tasavvuf Istılahlarının Şeyh Muhammed Kazım’daki Yansımaları
Dünyada Budizm’in ve Zenbudizmin yayılmasıyla birlikte İslâm tasavvufunu mistisizme indirgemek gibi anlayışlar gelişmeye başladı. İslâm tasavvufu mistisizm değildir. Mistisizm bitmez tükenmez bir gizcilik ve sırrîlik anlayışıdır. Nitekim mistiklerin çoğu bilinmezciliğe, agnostizme vardıklarını ifade ederler. İslâm tasavvufu ise dört ana temel üzerinde yürür: şeriat, tarikat, hakikat ve marifet. Bu bakış açısıyla şeriata bağlılık İslâm tasavvufunun ilk ve en sağlam temelidir. Bundan dolayıdır ki, İmam Rabbani: “Şeriatın bir meselesinin halli yüz kerametten daha kıymetlidir” diyebilmiştir.
Tarikat, şeriatın hikmetini arama sanatıdır. Yani; zahiri olanın batınında, karnında, derininde hangi hikmetin derç edildiğini istimbat etmeye, bir dalgıç edasıyla bulup çıkarmaya teoride tasavvuf, pratikte tarikat denir. Bu batın, bu istihraç ve istimbat tutkusu saliki marifete götürür. Marifet Hz. Peygamber’in “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” hadisinin yönlendirmesiyle ortaya çıkan “kendini bilen ancak Rabbini bilir” prensibini doğurmuştur. Bunun ilk ve temel yolu; terktir. Nitekim Muhammed Kâzım Hazretleri;“tasavvuf dünyada ahiret hayatı yaşamaktır” gibi bir tanıma varmıştır. Varılan bu tanım Cenab-ı Peygamber’in “mutu kable en tematu” yani, “ölmeden önce ölünüz” emrinin gereğince dünyadan, ukbâdan, varlıktan ve terkin terkinden kurtulmakla mümkündür. Bunu Nakşibendî yolunun büyükleri şöyle ifade etmişlerdir:
“Der tariki Nakşibendi
Lazım amed çar terk
Terk-i dünya, terki ukba
Terk-i hesti, terki terk”
Çünkü masivayı sevmek eşyada, nesnede boğulmak manasına gelir. Dünya salikle Allah arasında oldukça Yaradana kavuşmak mümkün değildir. Bu yüzden mutlak bir terk gereklidir. Bunu Muhammed Kâzım hazretleri şöyle ifade eder:
“Tasavvuf insanların kalplerini kötü sıfatlardan arındırıp, temiz sıfatlarla süslemektir.”
İslâm tasavvufu ruh, gönül ve nefis birlikteliğine dem vurur. Bu böyle olunca nefis gönülle beslenir, gönül ruhtan feyzini alır. Eğer gönül denen cam masiva kirleriyle kirlenmişse onun eşyanın hakikatini, Allah’ın hikmetini gösterecek bir ayna olmasına ihtimal yoktur. Bu noktayı Şeyh Muhammed Kâzım şöyle dile getirir:

“Günah işlememek için ya çok büyük bir Allah korkusu ya da çok büyük bir Allah sevgisi gereklidir.” Çünkü kul, “beynel havf vel recâ” olan kişidir. Yani, ümitle korku arasında yaşayandır.
Allah sevgisi ile sevdaya tutulan kalp, gönül o sevdanın yakışıyla bir sırra tutulur. O sır camı ayna haline getirir. Kendisinden başka her şeyi göstermeye başlar.
Bunu büyük şair Neşati şöyle dile getirir:
“Öyle ettik ki ref-i taayyün ki Neşati
Ayine-i pürtâb-ı mücallâda nihanız”
(Görünmekten ve görüntüden o kadar kaçtık ki ey Neşati, en parlak aynalarda bile kaybolduk.)
Çünkü korku ve sevgi birleştiğinde marifet olur. Bu, tarikatla şeriatın bütünlüğüdür. Yüce Yunus bu noktayı şöyle dile getirir:
Tortusuz yağdır şeriat
Mumsuz baldır tarikat
Dost için balı yağa
Ya niye katmayalar

Çünkü Muhammed Kâzım hazretleri şöyle demektedir: “Hadikatun Neddiye’den iktibasen.” Bâtıni ilmi öğrenmek, kalbi selim olmayan herkese farzdır. Çünkü batıni ilim helâk edici ve kurtarıcı olan şeylerin neler olduğunu gösterir. Tasavvuf büyüklerinden bir tanesi tasavvufu şu şekilde tanımlamıştır: “Tasavvuf miracın gölgesi altında seyr-i sülûk etmektir.” O halde namazı Peygamber’in miraçtaki kab’-ı kavseyn makamındaki gibi bir yakınlaşma aracı haline getirmek için batıni leduni ilme ihtiyaç vardır. Çünkü nefsin yedi mertebesi vardır. Bunlar sırayla; nefs-i emmâre, nefs-i levvamâme, nefs-i nutmainne, nefs-i mülheme, nefs-i radiye, nefs-i mardiye ve nefs-i Saliha’dır. Bu yedi sıfatın tam ortasında kalan, yani nefsin dördüncü mertebesi olan nefs-i mülheme salikin, yani yolcunun arafı da diyebileceğimiz mertebedir. Cennete bir adım kalmasıdır. Bu mertebeye gelen yolcu, miracın tecelligâhı olacak şekilde ilmi ledün yoluyla ilahi nurlarla, gaybın sırlarıyla dopdolu hale gelmiştir. Bu doluluk marifeti doğuracağından kişiyi rızaya taşımaktadır. Şeyhimiz, “Deryadan Damlalar” adlı eserinde konuyu bir hadisle şöyle ifade etmiştir:
“Bedenimizde öyle bir et parçası vardır ki, ona kalp derler. Onun ifsadıyla bütün beden ifsad olur. Onun ıslahıyla bütün beden salih olur.” Camiü’s Sağir’den yaptığı alıntıyla Şeyhimiz şöyle der: “Bir şeye muhabbetin seni kör ve sağır eder. Bu körlük ve sağırlıktan kurtulmanın yolu aşktır. Aşk kişinin canını cananına verip candan âzâde olmasıdır.”
Yani, Şeyhimizin deyişiyle; “Kaptanın Nuh’sa senin, tufandan ne korkarsın?”
İşte bu; nefs-i mülhemenin yönlendirmesiyle kişinin radiye makamına varmasıdır. Yani; Allah’ın razı olduğu makama gelmiştir. Bunun verdiği marifet, kişiyi “men arefe” sırrına taşıdığından, kişi mardiye makamına varmıştır. Rabbinden razı olmuştur. Rabbinden razı olmak ondan başka bir şeyi sevmemek manasına gelir. Belki de Muhyiddin Arabî gibi zatların “Lâ mevcûde illa hu” yani, “ondan başka bir şey yoktur” demelerindeki sır da budur. Nakşibendî yolunun önemli bir düsturu, prensibi “sefer der-vatan olmaktır”. Yani kendi vatanında gurbeti yaşamak, sürekli yolculuk halinde olmaktır. Her gün bir önceki beninizden hicret edemiyorsanız Peygamberin hicretinin manasına layık olamıyorsunuz demektir. Buna seyr-i enfüsi de denir. Şeyhimiz meseleyi şu şekilde ifade eder:
“Muteber olan sefer, bir beldeden bir beldeye göç etmek değil, kişiyi bir mürşid- i kâmile ulaştıran seferdir. Bu seyr-i enfüsi cemaatte yalnızlık manasına gelir ki, Nur Suresi’nde şöyle buyurulmuştur:
“Öyle adamlar vardır ki; ne bir ticaret, ne de alışveriş onları Allah’ın zikrinden alıkoyamaz.” (Nur Suresi, 37)
Kişi, Rabden ayıran yollardan ancak Allah’ın zikriyle uzaklaşabilir. Şeyhimiz bir misalle bunu şöyle anlatır:
“Mina çarşısında bir genç gördüm. Bir saat zarfında elli bin dinarlık alışveriş yapmasına rağmen bir an bile Allah’tan gafil olmadığını müşahede ettim. Adamın yüksek himmetini düşündüğümden, boğazım kanadı. Zira, o genci gaflete düşürecek hiçbir şey olmadığını gördüm.”
Şah-ı Nakşibend’in bu misalinden hareketle şeyhimizin, tasavvufun bir hırka bir lokma olmadığını, kesbin, yani kazanmanın önemli olduğunu eşyaya sahip olmanın iyi, eşyanın kişiye sahip olmasının kötü olduğunu dile getirerek, “mallarınız ve evlatlarınız sizin için fitnedir” ayetine işarî bir tefsir getirdiğini söyleyebiliriz.
Bölgemizin yetiştirmiş olduğu ulema ve mutasavvıfın sınıfının son büyük yıldızlarından Muhammed Kâzım hazretlerini rahmet ve minnetle anmayı borç biliyorum.
Saygılarımla.